20090329

Bu ayın son ismi Senem Diyici. Bilen bilir zaten.
İnce ince, pek güzel yorumluyor türkülerimizi.
Tell me Trabizon, too!
Çay elinden oteye cidelum yali yali!

Fotoğraf: Sylvie Hamon

20090325

Ömer gibi benim de “kitapların arasında en sevdiğim: atlas. Açınca insan nefes alıyor”. Bu yüzdendir ki gezmeye doyamam ve o leylek havadan hiç inmez.


Misal piyangodan para çıksa şimdi ilk gideceğim yer Küba olurdu her halde. Fidel ölmeden öyle çok istiyorum ki gitmeyi. Ölürse de yapacak bir şey yok tabii, baş sağlığına gideriz artık. Hayır o değil Kübalı olsam bu kadar severdim sanırım, öyle yakın hissediyorum yani. Bir gitsem sonrası kolay zaten. Önce Batum, derken Ibiza, üstüne bir de Capetown. Kıtadan kıtaya başlarım seyahate.

20090322

Yine şöyle Balkanlar'dan hiç de yabancı olmadığımız bir isim: Shantel. Şarkımızın adı da Koupes - I'll Smash Glasses. Aslen İzmirli olan eserin yunan versiyonu da vardır, güzel güzel dinleyelim.

20090320

“Onların, yani sizin hayatınıza şarkılar girmiş.
Şarkısız edemiyorsunuz.”(*)

Şarkısız olmaz ki zaten. Müzik olmadan olmaz arkadaş. Sen yürürken akıp giden melodiler gerek hayatta. Hayata “fon müziği” gerek. Yoksa bir yanı eksik kalıyor.

“Yani bazen burun buruna geldiğiniz köşebaşlarında
Sonra usul usul, yavaş yavaş kaybettiğiniz.”(*)

*SÜREYA Cemal, Sevda Sözleri, s:35

20090318

Une beauté de village: Şirince

fotoğraf: S. GENÇ

Şirince’nin şirinliğinden ya da tarihçesinden bahsetmeyeceğim. Bu konularda kaynak derya deniz. Şu güzelim yerde ne yenir, ne içilir biz bir ona bakalım. Evet, çeşit çeşit gözlemesi de türlü türlü şarabı da var. Ancak hepsinde aynı lezzeti bulmak pek mümkün olmayabilir. Her gittiğimde yemek yediğim tek bir yer var, o da “Özlem”. İsterseniz bittabi bulabileceğiniz gözleme çeşitleri yine mevcuttur. Benim tercihimse -yöresel- ev yemeklerinden yana. Bir börülce bu kadar mı güzel olur ! Mevsiminde gittiğinizde yemeden dönmeyin derim ben ya da siz dönün sonra biter filan bana kalmaz, üzülürüm. Kendi yaptıkları yoğurt ve ayran deseniz bir harika! Bu kadarla sınırlı değil hâliyle , eminim ağzınıza layık çok güzel yemekler bulabilirsiniz. Köy meydanından yukarı doğru çıkan -sağdaki- yokuştan biraz yürüyünce görürsünüz zaten, karşısında -adını hatırlamadığım- bir pansiyon var. Hemen gelmeden karşılıklı iki “şarapçı” var. Tatlı şarap seviyorsanız “şeftali şarabı” enfes! Dönüşte uğrarsınız belki :)

Afiyetler ola!

20090315

Haftanın şarkısı üçüncüye pazar gününe denk geliyor. Adeta bir ritüel! Lafı uzatmayalım, şarkımızı verelim, işimize bakalım. Evet, Oi Va Voi söylüyor "Ladino Song". İyi müzikler, iyi pazarlar.

20090312

Yusuf(E. Kınay): Şöyle bir cümle kurdum; bir şeylerin yerine birbirimizi koyduk, birbirimiz kadar değerli şeylerin yerine. Olmadı. Artık şimdi kimse sığmaz oraya.
Olcay(Z. Olcay): Çok güzel ve doğru
Yusuf: Şimdi seni düşünmemeyi öğreniyorum. Yine de sen iyi misin?


Bir televizyon dizisinin ötesinde Yeditepe İstanbul.
“Süper Baba”, “İkinci Bahar”, “Şaşıfelek Çıkmazı” ya da “Şapkadan Babam Çıktı” kadar güzel, sade, etkili, şiir gibi replikleriyle hislendiren güzide eser. Yönetmen Türkan Derya, senaryo Ali Ulvi Hünkar. Balat’ta bir mahallede başka kimseye benzemeyen ve ilk gördüğü günden beri Duru’ya aşık Ömer, gelin olduğu gece kocası yanı başında öldürülen Önem, tüm deliliklerine rağmen sabırla Önem’i bekleyen Doğan, bir dönemin izlerini taşıyan ve bugüne geri dönmeye çalışan Ali, hapiste biriktirdiği hikayelerini anlatan Ferhan, bolluk içinde geçen günlerin ardından yoksullukla mücadele etmek zorunda kalan, kendisi ve kızı için yeni bir hayat kurmaya çabalayan Olcay, mahallenin romanını yazan, Olcay’a sevdalı Yusuf ve analığıyla Havva vardı. Mahallenin kalbi, iltifat berberi ve sazanların tarihi… Her biri pek güzel işlenmiş ve her biri de öyle güzel oynamış ki, tesiri o kadar kolay geçmiyor. Tüm yalınlığıyla iyi ki vardı.


Ve Yusuf, Olcay’a der ki “Öyle bir bak ki bana gelmem için başka bahane gerekmesin.”

20090310

CUNDA

Beni en mutlu eden yerlerden biri. En son birkaç ay önce gitmiştim. Bir plan yapmamıştık. Nerede kalacağımız, nerede yiyeceğimiz her şey muammaydı. Daha önce çok gitmiştim ama hiç yatıya kalmamıştım. Bu da ayrı bir güzellikti benim için.

Henüz sezon açılmamasına rağmen genellikle pansiyonlar doluydu. Çoğunlukla İstanbul ve İzmir’den –bizim gibi- hafta sonu için gelenler vardı. Sabah ilk iş kalacak bir yer bulduk kendimize; “Taş Konak Albayrak Otel”. Çalışanlar arasında yabancı yok, herkes aileden. Her biri güler yüzlü ve yardımsever. Otel deseniz hem temiz, hem de konforlu; hem manzarası, hem de yeri güzel. Adanın merkezine de beş dakikalık mesafede.

Eşyaları yerleştir, dinlen, adayı turla, fotoğraf çek, pazarı gez, Taş Kahve’de ada çayı iç derken zaman geçiyor zaten. Kaç tane sakızlı dondurma yedim hiç bilmiyorum, üstelik sonrasında birazcık bile boğazım ağrımadı. Bir de viskili dondurma vardı ama çok leşti. Sanki dondurmaya kolonya katmışlar, o kadar kötü. Çok çeşit var diye –benim gibi- hepsini de denemek gerekmiyor tabii.

fotoğraf: Seda GENÇ

Akşam oldu, bu sefer de nerede yemek yesek derdi çıktı. E, Cunda’ya gelip o mis gibi havada bir rakı-balık yapmazsak ayıp olurdu. Sahildeki yerler genellikle manzaraya para aldığı için ve ben ara sokaklarda kalmış yerleri daha çok sevdiğim için yönümüzü Ada’nın içine doğru değiştirdik. Küçük, sıcak bir yer bulduk; “Cunda Balık Evi”. Her şey nefisti. Masa örtülerinde adanın haritası vardı, duvarlar fotoğraflarla kaplı, çalışanları deseniz çok ilgiliydi, mutfağına hiç laf yok zaten. Çipurasından, güveçte karidesine, Girit mezelerinden, sıcak otlarına kadar hepsi lezizdi. Yanında da bir “büyük” olunca değmeyin keyfime ! Müzik konusunda biraz sıkıntı olsa da çok güzel bir geceydi. Hem mezelerden hem de balıktan yemek oldukça güç olacaktır ama ne ısmarlayacağınıza karar veremezseniz işi uzmanına bırakın.

Yaşasın yemek yemek diyor ve sözlerime burada son veriyorum. Ağzınızın tadı eksilmesin a dostlar !

20090308

Bu haftanın şarkısını da ekleyelim de önümüze bakalım yahu. Geçen hafta açılışı güzelim Balkan ezgileriyle yapmıştık. Çok uzaklaşmadan hemen biraz da Yunan'a geçelim. Grubumuzun adı Imam Baildi. Yemeğini de severim zaten. Afiyetle dinleyelim.

20090307

İzmir’de bir esnaf lokantası var ki..
Gidenler bilir “Bizim Lokanta”yı. Tüm porsiyonlar az. Zaten az da olmasa bitmez bir tabak dolusu yemek. Sebze tabağı ve balık çorbası aslarım arasında, tazecik kepekli ekmeğini de unutmuyoruz tabii. Zeytinyağı Kemalpaşa’dan geliyormuş, öyle söyledi İsmail abi. Müşterisi çok, bereketi bol. Küçücüktür, yemeğini yiyen hemen kalkar ki oturmak için ayakta kuruk oluşturanlara yer açılsın. Bekleme yapılmaz. 11.30 gibi servise başlar 14.30' da yemeye bir şey bulursan şanslısın demektir. Üstelik bir öğünü 3-5 liraya rahatlıkla kapatırsın.

“Yemeğin ilacın, ilacın yemeğin olsun” yazar duvarında.

Afiyet olsun

20090305

fotoğraf: S. GENÇ

Cemal Süreya’nın “Ben Uzunminareliyimdir doğma büyüme. Ne yapıp yapıp denizi görmek isterim.” (*) dediği gibi… Denizi olmayan bir memlekette yaşamak istemem. Ne yapıp edip denizi görmek isterim. Doğdum deniz vardı, büyüdüm deniz. Hem de mis gibi iyot kokusu!

* SÜREYA Cemal, Sevda Sözleri, 2008, s:29

20090303

Ne demiş Havva Ana:

"Yapacak bir şey yoksa duracağın yeri bileceksin."

20090301

Yeni güne yeni müzik gerek.


Bir mani olmaz da hazırlayabilirsem her haftaya bir şarkı seçeceğim. İlk olarak Sırbistan'dan "Boban i Marko Marković Orkestar" ile başlamak istedim. Baba-oğul çok güzel çalıp, oynatıyorlar. Haydi bakalım o zaman.. Şinanari narina narinayna...